Yazarlar

Published on Haziran 22nd, 2020 | by AD 1

0

İstanbul Seçimlerinin yıldönümü (2) – Hüseyin Şenol


…Umarım yeni ve yeniden bir başlangıç olur, bu kötü tavır ve yaklaşım gider, yerini sosyalist mücadeleye kazandıracak bir yaklaşım alır. Kurtuluş, İmamoğullarında değil, halkların kendi devrimci öz gücündedir…

            Bugün İstanbul Büyükşehir Seçimlerinin birinci yıldönümü.

            Bir yıl önce 23 Haziran 2019’da gerçekleşen ve Tayyip Erdoğan’ın ve onun AKP-MHP faşist ortaklığı Cumhur İttifakı’nın yenilgiyle çıktığı seçimlerin ardından ne İstanbul ne de genel olarak Türkiye aydınlığa değil, daha derin bir karanlığa sürüklendi. Erdoğan’ın daha da azgınlaştığı, insan haklarını ayaklar altına aldığı kapkara bir yıl daha geçti.

AKP, 14 Ağustos 2001 yılında kurulduktan yaklaşık bir yıl sonra, 3 Kasım 2002’den beri iktidarda bulunan AKP, son 4-5 yıldır sürekli seçim kaybediyor ve bu durum onu daha bir saldırgan hale getirdi ve getirmeye de devam ediyor.

Erdoğan her seçimden yenilerek galip çıktı

            7 Haziran 2015 Seçimleri öncesi, 5 Haziran’da Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda düzenlenen mitingde iki canlı bomba saldırısı gerçekleştirilmiş, beş kişi yaşamını yitirirken 400’e yakın kişi de yaralanmıştı. Halkların Demokratik Partisi (HDP) tarafından seçimlerden iki gün önce  düzenlenen bu mitinge karşı yapılan bombalı saldırıya rağmen, milyonlar bu partiye oy vermekten geri durmamıştı. Ama bu saldırı, önümüzdeki günlerin nasıl geçeceğine ilişkin önemli bir veri oldu.

            Seçimlerden, bombalı saldırılara, kriminalize etme operasyonlarına rağmen HDP seçimlerden büyük başarıyla çıkarak, yüzde 13’ten fazla oy aldı. İlk defa meclis çoğunluğunu kaybeden Erdoğan ve partisi bu tarihten itibaren daha da faşistleşmiş, iktidarda kalabilmek için elinden gelen her türlü baskıyı uygulamaktan geri durmamıştı.

Öyle azgınlaşmıştı ki, her türlü baskı ve bombalı katliamlara rağmen HDP’nin yükselişini engelleyemiyordu. Devletin de birebir yardımıyla, oyları çalınan HDP, gerçekte oyu çok daha fazla olduğu biliniyordu. Bunu en çok, Erdoğan da “devlet” de biliyordu ve bu gidişat ne pahasına olursa olsun, kesinlikle durdurulmalıydı. Egemenler çok iyi biliyordu ki, gelinen aşamada demokratik bir ortamda yapılması durumunda HDP’nin oyunun yüzde 20’lerden de fazla olacağını. O da ilk etapta olabilecek gerçek bir durumdu ve devamı da gelecekti.

Devlet tarafından yazılan senaryo artık işliyordu. Seçimlerin ardından gerçekleştirilen ve çoğunluğu genç 33 kişinin katledildiği Suruç katliamı geldi. Bu durum da yine Kürt sorunuyla bağlantılıydı. Türkiyeli sosyalist gençlik, Kürt halkıyla dayanışmasını sürdürüyordu. Bu da en az seçimlerde olduğu gib i HDP kadar tehlike oluşturuyordu egemenler için.

Oligarşik devlet devamında da tam bir savaş ortamında, yeniden seçimlerin gerçekleşmesi için elinden geleni gerçekleştirdi.

Ama dediğim gibi; devamı yıllarda da AKP ve lideri her seçimi kaybederek, iktidarda kalmayı başardı. Seçim sistemini her seferinde kendi lehine değiştirerek, başta Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) olmak üzere, tüm demokrasi hareketini boğmak için elinden geleni ardına koymadı. Belediye başkanları, parti başkanları, milletvekilleri ve daha birçok alandaki binlerce aktivist ya hapishanelere atıldı veya sürgünde yaşamak zorunda bırakıldı.

Daha sonrası da malum: Yine savaş, yine katliam, yine darbe…

İstanbul kazanıldı mı?

            Bana göre İstanbul kazanıl(a)madı, ama son seçimlerde olduğu gibi, Erdoğan bir kez daha kaybetti.

            31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinde yeteri kadar çalamayan AKP, özellikle de İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde kaybedince, bu üç şehirdeki seçimleri iptal girişiminde bulundu. Ankara ve İzmir için bunu başaramadı, İstanbul için yeniden seçimler yapıldı. İstanbul Seçimleri Erdoğan’ı ve faşist ittifakını daha büyük hezimete uğrattı. 23 Haziran İstanbul seçimlerinde faşist Cumhur İttifakı’nın adayı Binali Yıldırım yüzde 45 oy alırken, içinde faşist parti İYİ-P’in de bulunduğu Millet İttifakı’nın CHP’li adayı Ekrem İmamoğlu da 54’ten fazla oy alarak, büyük bir “başarıya” imza attı ve tüm “hesapları” altüst etti. HDP’nin de destek vermesi sonucu İmamoğlu İstanbul Belediye Başkanı seçildi.

            Ben İmamoğlu’nun, daha doğrusu, iki ortağından birinin faşist bir parti olduğu Millet İttifakı’na HDP’li olarak ve bileşeni olan partimin destek vermesine karşı çıktım. Bugün de olsa karşı çıkardım. Çünkü, İstanbul’un o günkü durumu için, hem faşistlere oy vermemiz hem de  “bağrımıza taş basmamız” gerekmiyordu. Basılan taşın izi, bana göre Türkiye sosyalist hareketi için kötü ve silinmesi zor bir iz olacak.

            Tabii ki, yeri geldiği zaman faşistle bile anlaşmaya oturulur, oturtulur. Eğer düşman faşistse ve sorun onunlaysa ve ona kaybettirilecekse, anlaşmaya zorlanmalıdır. Savaş iki kesim arasında sürüyor ve taraflar masaya oturmuştur geçici bir anlaşma için. Yoksa ne faşistler, ne de devrimciler ilelebet bu anlaşmaya “sadık” kalmayacaklardır. Faşizm bir insanlık suçuysa, ki bunda hemfikiriz, yok edilmeye çalışılan “düşmanın” sonsuza kadar dünyadan yok olması için mücadele, olmazsa olmazımızdır.

            İstanbul Seçimlerinde faşistlerin “başka” bir partisiyle anlaşma yapılması hataydı. Yani faşizme karşı başka bir faşist partiye destek, saflarımızda aslı kabul görmemeli ve hele gelenek haline gelmesine izin verilmemeli.

CHP ve ittifakı faşist parti İYİ-P

            CHP’ye özellikle de “tabanından” dolayı farklı yaklaşılması gerektiğini düşüyorum ve nedenini özellikle seçim dönemindeki yazılarımda uzun uzun yazdım.

            Yine bir bir hafta önce yazdığım, bu yazının birinci bölümü mahiyetindeki yazımda da şunları belirtmiştim:

            Faşist İYİ Parti ile kurulan ittifaka oy verilmemesini, bu parti için “bağrımıza taş basmamamız gerektiğini” savunmuştum. 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri ve 3 ay sonra “yenilenen” İstanbul Seçimleri için de görüşüm aynıydı. “Bir faşiste karşı diğer faşisti desteklemek bizim işimiz olamaz” demiş, CHP için de “masaya oturmazsa asla” demiştim. Zaten, İYİ Parti ile ittifakı, benim için “masa” olasılığını da ortadan kaldırmıştı. Faşistlerle masaya oturulamaz. Yani bu olasılık da maalesef ortadan kalkmıştı.

            “Muhatap kabul edip, masaya oturmadan asla” dediğimde, bir kesim beni topa tutarken, bir kesim de “Kamuoyu önünde olmasa da, görüşülüyor” şeklinde, açıkta yazmaktan korkup, ama sesli olarak benim gibi düşünenlere, hem de “kızgın” bir şekilde söylüyorlardı. Amaç, görüşü(mü) itibarsızlaştırmak.

            Halbuki ben, beni eleştirenlerle beraber 16 Haziran 2014 seçimlerinde CHP ve faşist parti MHP’nin çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’na da oy verilmemesi gerektiği yönünde görüşümü ortaya koydum. İnce konusunda da, görüşüm aynıydı. Bu cumhurbaşkanlığı seçiminde de Selahattin Demirtaş adayımızdı ve olası ikinci tur da değerlendirmelerimiz arasındaydı. Demirtaş olmazsa, tercihim yine de 2014’teki seçimde ne Ekmeleddin İhsanoğlu olurdu, ne de 24 Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde de tercihim, kalması çok az ihtimal de olsa “Faşist Meral Akşener olamaz” demiştim. Yani hiçbir zaman ve koşulda bir faşiste karşı, diğer faşist bizim adayımız olamaz. Muharrem İnce de vardı tabii ki adaylar içinde.

TV’lerde aksini ispat için ter döküyorlardı

Yandaş medya ve “ulusalcı” kanallara çıkan CHP’liler, yöneltilen sorulara karşı, kesinlikle HDP ile gizli de olsa bir ittifak içerisinde bulunmadıklarını ispatlamak için ter döküyorlardı. HDP ve bileşenleri de açıktan görüşüldüğünü yazıp çizmiyordu.

            Ben de o dönem, üyesi olduğum HDP bileşeni partimin de bu görüşe, yani Millet İttifakına oy çağrısına karşıydım ve tartışmaları takip eden bilir; son güne kadar bu konudaki görüşümü savundum. Hatta bugün haklılığım kanıtlanmış olarak, daha çok savunuyorum ve keşke “Sesimi daha da gür çıkarsaydım” diye düşünüyorum. Haksız veya hatalı bir değerlendirme olsaydı, çıkar öz eleştirimi de yapardım. Ama, aksini savunanlar buyursun lütfen! Gizli gizli, çaktırmadan da değil “açıkça” verilmeli öz eleştiriler. Koca koca yazının bir yerinde, tek cümlelerle değil, eğer tarihe doğru dürüst not düşülecekse, geniş olarak yapılmalı bu öz eleştiriler. Yapalım ki, ilerleyebilelim.

Faşist İYİ-P ve masaya oturmayan, üstüne üstlük inkar eden CHP’yle olmayacağını savundum. Onurdan, gururdan bahsettim. Belki o dönem, büyük çoğunluğu sessiz olan az sayıda yoldaş ve genel olarak çevreden kişiler de olsa, o dönem, yılmadan savundum bu görüşü. Çünkü bana göre bu, sadece bir seçim değil, devrimci tavır ve duruşun da göstergesi olması açısından çok önemliydi. Yoksa, sorun, “bağrımıza taş basalım” yaklaşımıyla açıklan(a)maz.

İmamoğlu’nun kazanmasına üzüldüm mü?

            Maalesef, bazı arkadaşların, benim gibi tutum sergileyenleri “İmamoğlu’nun kazanmasından memnun kalmadılar” yorumu doğru değil. Sonuçta, Erdoğan ilk kez seçim kaybetmiyor ve sosyalistlerin görevi de ne ortalığın kan gölüne dönmesine razı olmak ne de geçici reformist kazanımlar için büyük bedeller ödemektir.

            Hiç çekinmeden ve açıkça söylüyorum: Ben İmamoğlu’nun kazanmasına değil, Erdoğan’ın kaybetmesine sevindim.

            Sosyalistlerin görevi, sağından medet ummak ve CHP’ye zorla yanaşmak değildir. Yoksa demokrasi mücadelesinde “birliklerden” kaçmayı savunmuyorum. Ama bunlar da devrimci onurumuzdan taviz vermeden gerçekleştirilmelidir. Yukarıda söylediğim gibi, bizimle ittifak içinde olduğunu ilan ettiklerimizin, bizi “terörist” ve “kriminal” ilan etmelerine rağmen destek olmamız doğru değildi. Bundan sonra da olmayacak.

            Her olayda ve durumda, göstereceğimiz tavrın bize ne getirip ne götüreceğini iyi hesaplamak gerekiyor. 23 Haziran’da Cumhur İttifakı ve onun faşist liderleri Erdoğan ve Bahçeli kazansaydı ne olacaktı? Biliyorum, bana kızanlarınız da çok ama, ben gelecek için bize çok şey kaybettirdiğini düşünüyorum, Millet İttifakı’nın desteklenmesi. 31 Mart’tan dolayı, İstanbul’u kazansa da Erdoğan “kaybetmiş” olacak ve İstanbul’u daha da bir zorbalıkla aldığı da çok çıplak bir şekilde anlatılabilecekti.

            İmamoğlu’na, partisi CHP’ye ve ittifakı faşist parti İYİ-P’e de kefil anlamına da gelen, oy verilerek destek olunması sosyalist tarihimize kara leke olarak yazılmıştır maalesef.

            Soykırımcı Topal Osmanları mirası kabul eden İmamoğlu, ölen faşistleri saygıyla andı. İmamoğlu İstanbul’un işgalini, katledilen halklara rağmen hem de İstanbul Belediye Başkanı olarak kutlamasına ne diyeceğiz? İmamoğlu benim adayım değildi.

            Evet tekrar ediyorum: Ben İmamoğlu’nun “kazanmasına” değil, Erdoğan’ın “kaybetmesine” sevindim. Ama şu da çok iyi bilinmeli ve unutulmamalıdır ki, her anlık kazanımın çok kereler bize ne kadar çok kaybettirdiğine hepimiz şahit olduk.

Hep birlikte gördük aslında

            Millet İttifakı’nı destekleyenlerin iddia ettikleri gelişme yaşanmadı ve İstanbul seçimleri sonrası beklenen “iyileşme” gelmedi. Oligarşik devlet, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidardaki faşist AKP-MHP Hükümeti eliyle, faşizan uygulamaları bu seçimlerden sonra daha da artırarak uyguluyor. Yani devlet için, bir bütün olarak devleti faşistleştirmek yerine, faşizmi bir bütün olarak kurumsallaştırmak yerine, iktidardaki temsilcileriyle gerçekleştirdiği faşizan uygulamalar yeterli oluyor. Bunda şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da “muhalefetin” neyi nasıl yapacağı da çok büyük önem arz ediyor.

            Seçimler döneminde bu yazdıklarıma çok kızan ve çoğu kez sosyalist ahlak ve tavırdan uzak yaklaşımları hatırlıyorum; bazen o kadar ileri gidebilmişti ki bu durum adeta bir lince maruz kalmıştım.

            Başlıklarda sık olarak kullandığım “Bozkurtların kardeşliği” yazısı, yazının altına da kullandığım Erdoğan, Bahçeli, Kılıçdaroğlu ve Akşener’in Türkiye faşistlerinin sembolü olan bozkurt işareti yaptıkları fotoğrafa bile tepki gösterdiler (Aslında çoğu zaman kendileri de çarşaf çarşaf yayınladılar ve üzerine çok yazdılar. Ama dönem onları gösterme dönemi değildi…). Aslında bu tepki zoraki bir tepkiydi, zoraki olan tavırları gibi. İşin garibi de şuydu: Sadece benim gibi düşünenler değil, çok sayıda sosyalist arkadaşımın “zaten oy vermeye gitmedim” demesi de farklı bir ilginç durumdu. Halkımızdan bunu niye istedin o zaman?

Seçimler üzerine tartışmalar devam ederken, aslında kime neden oy verilip verilmemesi konusu pek tartışılmaz olmuştu. Her iki taraf da, “beka” sorunu üzerinden, güya birbirlerine ağır bir şekilde laf yetiştirirken, işin özünde yine ırkçılık ve daha da özelde Kürt düşmanlığı vardı. Hem faşist partiler AKP ve MHP’nin oluşturduğu faşist blok olan Cumhur İttifakı’nda, hem de bol ulusal ırkçılı CHP ve klasik faşist parti İYİ-Pi tarafından oluşturulan Millet İttifakı’nda bu durumu bariz bir şekilde gördük. Kendileri tarafından, benim gibi düşünenlerin anlatmasına gerek kalmadan, aslında fotoğraf ortadaydı. Ama işe yaramadı ve “bizimkiler” desteklerinden vaz geçmedi.

            Son tahlilde, faşistlere ve “ağır” ulusalcılara karşı verilen desteğin yerine, sizi ciddiye almayan, ama oyunuza, desteğinize hayati önemde ihtiyacı olanlara karşı daha da bir dik durulabilirdi. Onlara karşı durulamayan bu “diklik”, maalesef benim gibi düşünenlere gösterildi. Sansür uygulandı, sosyalist demokrasi ayaklar altına alındı.

            Umarım yeni ve yeniden bir başlangıç olur, bu kötü tavır ve yaklaşım gider, yerini sosyalist mücadeleye kazandıracak bir yaklaşım alır.

            Sağa sola göz kırpan İmamoğlu’nun neye ve nereye oynadığı ortada. Bu durum, öncelikle CHP’nin sorunu. Ama biz de kendimize dert edinmeliyiz bu durumu.

            Kurtuluş, İmamoğullarında değil, halkların kendi devrimci öz gücündedir.


Hüseyin Şenol – 23.06.2020


Yazının birinci bölümü için tıklayın:
https://www.avrupademokrat.com/hicbir-sey-daha-guzel-olmadi-huseyin-senol/

Tags: , , , , , , , , , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑