Seçtiklerimiz

Published on Ekim 13th, 2020

0

Kolomb’un Mirası: Barbarlık

13 Ekim 1492 günü öğleden sonra, Kristof Kolomb Bahamalar’daki San Salvador Adası’na ayak bastı. Bu, Amerika kıtasının keşfi anlamına geliyordu. Kolomb’un günlüğünde yazdığına göre karaya ayak bastıkları ilk gün de dahil olmak üzere, yamyam bir kabile tarafından saldırıya uğramışlardı. Bu kabilenin adı Caniba idi ve daha sonra İngilizcede “yamyam” demek olan “Cannibal” sözcüğü buradan türeyecekti.

Kolomb yamyamlarla büyük bir savaş verdiğini iddia ediyordu. Yamyamlık onun için oldukça ilkel bir tavırdı ve bu ilkelleri öldürmek en doğru yoldu. Ne var ki hem Kolomb hem de ondan sonraki Avrupalı ardılları Amerika kıtasında çocuk ve yaşlı ayrımı yapmadan yüz milyonlarca insanı katlettiler. Yamyamlığa karşı verildiği iddia edilen savaş, barbarlığa dönüşmüştü. Ancak yüz milyonlarca insanı öldüren beyaz adama göre barbarlık, ilkel yerlilerin yaptığıydı.

Levi-Strauss, “Hepimiz Yamyamız” isimli meşhur eserinde; “herkes kendi alışık olmadığı şeye barbarlık der” diyor. Bu cümle, alışık olmadığımız her şeye “barbarlık” dediğimiz anlamına gelmemekle birlikte; açık bir göndermeyle, barbarlık gibi pejoratif bir anlam içeriğiyle ördüğümüz bir kavramı, “bizim dışımızdaki” olarak kodladığımıza işaret ediyor. Bu ise kendini merkeze alarak yapılmış tüm tanımların kaçınılmaz sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

KATLEDİLEN MİLYONLAR

Yamyamlık da toplumlara göre değişen bir anlam içeriğiyle oluşur. Her toplumun kendi kültürel ve tarihi bütünü içinde her olgu farklı bir anlam taşıyor. “Belli bir kültürel bütünlükte anlamdan yoksun olan alışkanlıkların bir başka kültürel bütün içinde bir anlam ifade edebildiğini” görürüz.[1] Bir toplumda yeri olan yamyamlık eylemi, başka bir toplum için kabul edilebilir olmayan bir şeye dönüşüyor. Örneğin ölülerinin etini yiyen toplumlar için yamyamlık diye bir şey söz konusu değilken, bu ancak onun dışında kalan toplumların dünyasında (pejoratif) bir içerikle tanıma dönüşüyor ve barbarlığın bir ön şartı olarak literatüre sokuluyor. Batı kapitalizmi bugünden baktığında bile yüz milyonlarca insanı katletmiş “beyaz adamı” değil, “Apaçi hikayeleriyle” beslediği yerlileri barbar olarak tanımlıyor.

Bu yönüyle Batı için barbarlık olarak adlandırılan şeyin, milyonlarca insanın yaşamının keyfi şekilde sonlandırılması değil, kendi kültürel dokusu ile uyuşmayan çok daha “masum” fenomenler olduğu anlaşılıyor. Bunu görmek için tarihin derin dehlizlerinde kaybolmaya gerek yok; milyonlarca insanın ölümünü bir erek haline getirmiş kapitalizmin yakın tarihine bakmak bile yeterli.

6 Ağustos 1945 sabahı Japon semalarında beliren ABD’ye ait savaş uçağının, o güne kadar görülmemiş bir kitle imha silahını Hiroşima kent merkezine bırakacağı kimsenin aklına gelmezdi. 15 dakika sonra yaşanan patlamada açığa çıkan ölümcül enerji, çevreye doğru saniyede 440 metre hızla ve 4000 derece ısıyla ilerledi. Patlama, bir dakikadan az bir zamanda 12 kilometrelik alandaki tüm canlıları yok etti: Okula gitmek için yollara dökülmüş çocuklar, işlerine kavuşmaya çalışan işçiler, beşiklerinde uyuyan bebekler; ağaçlar, sürüngenler, böcekler…

İnfilak merkezine yakın noktadaki tüm canlılar anında yok oldu, daha uzaktakiler ise o kadar “şanslı” değildi; dakikalar içinde kavrularak yaşamlarını yitirdiler. Birkaç gün sonra ABD Başkanı Demokrat Truman, bu operasyonun mimarı olarak gazetelerin foto muhabirlerine çalışma masasında poz verecekti.

JAPON-ÇİN SAVAŞINDA DA GÖRÜLDÜ

Japonlar için yıllar sürecek derin bir acıya dönüşen ve (haklı olarak) “barbarlık” olarak adlandıkları bu eylem, Amerikalılar için büyük bir başarı ve sevinç kaynağına dönüştü. İlginç olan benzer bir tavır tersinden bir şekilde Japon & Çin savaşında da görülmüştü. Bu savaş sırasında ise Çinliler (haklı olarak) Japonları “barbarlıkla” itham etmişti. Katliamlar, keyfi infazlar, ağır işkenceler, tecavüzler ve süngülenen çocuklar; Japonların bu savaşta sergilediği en yaygın tavırdı. Hatta bazı Japon askerlerinin yamyamlık yaptığına dair çokça şahitlik söz konusuydu. Amerikalı bir misyoner olan Ralph L. Phillips, Japon askerlerinin öldürdükleri bir Çinli askerin bağırsaklarını söktüğünü ve ardından, kalbini ve ciğerini kavurup yediklerini aktarır.

Bilindiği üzere Brezilya ve Venezuella sınırında yaşayan Yanornami yerlileri bugün bile hala ölülerinin kemiklerini ezip, toz haline getirerek tüketirler. Bu bir çeşit yamyamlık olarak tanımlanır. Ancak Yanoramiler, doğaya ve insanlığa en az zararı olan topluluktur. Kendileri topraklarını işgal eden avcıların silahlarından çıkan kurşunlarla katledilmektedirler, ki bu dünyanın görmezden geldiği bir durumdur. Zira doğaya ve insanlığa hiçbir zararı olmayan Yanoramiler “barbar”dır; ancak doğaya ve hayvanlara büyük zararlar veren avcılar “modern”dir.

Her halükarda egemen istilacılık, kapitalist merhaleyle birlikte dozajı artmış bir barbarlığa dönüşür. Kuşkusuz burada tanımı kimin yaptığına bağlı olarak, “barbar”ın kim olduğu da değişiyor. Kapitalizmin en büyük “başarılarından” biri de tam olarak budur. Yani olay ve olgulara yüklediği nesnelin dışındaki anlam ve tanımlarla kendini “modern”, “insani” ve “meşru” gösterip; ötekini “vahşi”, “barbar” ve “ilkel” olarak gösterebilme yetisi, onu ayakta tutan temel bir dinamodur.

Colomb’un Amerikaları istilasından, Truman’ın atom bombasıyla masum insanları katletmesine uzanan organik bir bağ var. Kapitalizm buna değil, yerli olana barbarlık dese de, biz esas barbarlığın nerede yattığını biliyoruz.

—————————————

Serhat HALİS

(BirGün)

Tags: , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑